Aşkın Aynasında Arınmak

40 Views
Yekta Derin
Yazar

Yekta Derin

Yekta Derin, toplumsal örüntüleri, kültürel kodları ve değişen yaşam pratiklerini sosyolojik bir mercekten ince…

Bir insan, ancak bir başkasının gözlerinde kendini görmeye başladığında, aslında ne kadar eksik olduğunu fark eder. Bu, aşkın ilk ve en acı verici dersidir. Çünkü aşk, sandığımız gibi iki kişinin buluşması değildir. Aşk, kişinin kendi boşluklarıyla yüzleşmek zorunda kaldığı o verimli, sarsıcı andır. Biri gelir, kapını çalar ve sen o kapıyı açtığında, içeride aslında ne kadar dağınık olduğunu görürsün. Eşyalar yerli yerinde değildir, duvarlarda çatlaklar vardır, tozlanmış raflar… İşte aşk, o dağınıklığı toplamaya niyet etmektir. Ama önce dağınıklığı görmek gerekir.

İnsan olmak, bu görmeyi öğrenmektir. Beauvoir’ın söylediği gibi, insan doğulmaz, insan olunur. Bu oluş, her aşkla birlikte yeniden şekillenir. Çünkü aşk, kişiyi olduğu gibi kabul etmez; onu dönüştürmeye başlar. Tıpkı bir heykeltıraş gibi, fazlalıkları yontar, pürüzleri törpüler. Ama bu yontulma, kişinin kendi rızasıyla olmalıdır. Yoksa aşk, bir inşa değil, bir yıkıma dönüşür. Arınma, işte bu ince çizgide gerçekleşir: ne olduğun gibi kalmak ne de başkasının istediği gibi olmak. Arınma, iki arasındaki o dar geçitte, kendine ait olanı bulmaktır.

Aşkın arındırıcı gücü, çoğu zaman yitirme korkusuyla gelir. Sevdiğini kaybetme ihtimali, insanın sahip olduğu her şeyi sorgulamasına neden olur. O sorgulama, yüzeydeki kaygı değildir aslında. Derinde, kişinin kendi varlığını sorgulamasıdır. “Onsuz kim olurum?” sorusu, aslında “Ben kimim?” sorusunun en keskin halidir. Bu soru, insanın kendine dair bildiği her şeyi yeniden gözden geçirmesini gerektirir. Ve bu yeniden bakış, acı verir. Çünkü insan, kendine dair kurduğu hikâyelerin çoğunun aslında başkaları tarafından yazıldığını fark eder. Aşk, işte bu fark ediş anında, bir ayna gibi parlar. O aynada gördüğün, sevdiğin değil, kendindir.

Doğada da böyledir. Bir orman yangınından sonra toprak, külle kaplanır. İlk bakışta her şey bitmiştir. Ama bir süre sonra, o küllerin altından yeni filizler çıkar. Çünkü kül, toprağı besler. Aşk da böyledir. İnsanı önce yakar, sonra o külün içinden yeni bir benlik doğar. Arınma, yanmaktan korkmamaktır. Ama bugün insan, yanmaktan o kadar korkuyor ki, aşkı bile güvenli bir mesafeden yaşamaya çalışıyor. Oysa güvenli aşk, aşk değildir. O, iki kişinin birbirine değmeden yürüttüğü bir anlaşmadır. Kül olmayı göze almayan bir yangın, ancak bir illüzyondur.

Spinoza, insanın özgürlüğünü, kendi doğasını anlamasında görürdü. Aşk da bir anlamda bu anlayışın en yoğun halidir. İnsan, sevdiğinde kendi sınırlarını, kendi tutkularını, kendi korkularını tanır. Bu tanıma, bir bilgi değil, bir duygudur. Ama o duygu, insanın kendine dair en derin bilgiyi taşır. Aşkın bitişi bile bu anlamda bir arınmadır. Çünkü aşk bittiğinde, geriye kalan yalnızca kişinin kendisidir. O geriye kalan, eskisinden farklıdır. Daha az değil, daha fazla olmak zorunda değildir. Sadece farklıdır. Ve bu fark, insanın arınma yolculuğunda bir duraktır.

Belki de arınma dediğimiz şey, aşkın kendisidir. Ne bir hedef ne bir sonuç. Yalnızca, insanın kendini yeniden tanımak için bir başkasına ihtiyaç duyması. Ve o başkasının gözlerinde, kendine ait bir parçayı bulması. Kül ile filiz arasındaki o kısa an. İşte orada, insan insan olur. Ve aşk, o oluşun adıdır.