Yalnızlığın Yeni Biçimleri
Bir metro vagonunda, sabahın köründe, herkes aynı anda yalnız. Kulaklıklar takılı, gözler telefona kilitlenmiş. Yanındaki insanın varlığı bile fark edilmiyor. Bu sahne artık o kadar yaygın ki, neredeyse doğal görünüyor. Oysa birkaç on yıl önce aynı kalabalıkta insanlar birbirine bakar, belki kısa bir selamlaşma olurdu. Bugün ise yalnızlık, fiziksel bir ayrılık olmaktan çıkıp, sürekli bir “yanında olma” haline dönüştü.
Eskiden yalnızlık, insanın kendiyle baş başa kalması anlamına gelirdi. Camus’nün anlattığı o sessiz, ağır anlar; insanın kendi varoluşuyla yüzleştiği, bazen acı veren ama aynı zamanda özgürleştirici anlardı. O yalnızlıkta düşünmek mümkündü. Çünkü düşünmek, dışarıdan gelen gürültünün kesildiği bir boşlukta gerçekleşir. Bugün ise yalnızlık, tam tersine, sürekli bir gürültüyle birlikte geliyor. Bildirimler, mesajlar, hikâyeler… Hepsi insanı kendi iç sesinden uzaklaştırıyor. İnsan kalabalığın içinde, ama kendiyle de değil.
Bu yeni yalnızlığın en belirgin özelliği, bağlantı illüzyonu yaratması. Sosyal medya hesaplarımızda yüzlerce, binlerce “arkadaş” var. Birine “nasılsın” yazmak saniyeler sürüyor. Ama o yazışma çoğu zaman derinleşmiyor. Çünkü derinleşme, zaman ve dikkat ister. Oysa dikkatimiz sürekli başka bir yere çağrılıyor. Simone de Beauvoir’ın dediği gibi, insan ancak başkasıyla kurduğu ilişkide kendini bulur. Ancak o ilişki, karşılıklı bir varoluşu gerektirir. Bugün ise ilişkiler çoğunlukla tek yönlü yansımalardan ibaret. Karşımızdaki kişi değil, onun seçilmiş, düzenlenmiş görüntüsüyle konuşuyoruz.
Bu durumun en ağır yanı, yalnızlığın artık “kendiyle kalma” imkânını da yok etmesi. Eskiden bir insan, kalabalığa karışmadan da kendini bulabilirdi. Ormanda yürüyen biri, denize bakan biri, kendi düşüncelerinin içinde kaybolurdu. Bugün ise yalnız kalındığında bile, telefon hemen elin altında. O telefon, insanı kendi düşüncesinden koruyan bir kalkan haline geliyor. Arendt’in “düşünme” diye tanımladığı o yavaş, zahmetli süreç, artık neredeyse lüks sayılıyor. Çünkü düşünmek, insanın kendiyle karşılaşmasını gerektiriyor ve bu karşılaşma, yeni yalnızlık tarafından sürekli erteleniyor.
Toplumsal yapı da bu yalnızlığı besliyor. Sürekli “bağlantıda olma” zorunluluğu, görünür olma baskısı yaratıyor. Görünmez olmak, neredeyse bir başarısızlık gibi algılanıyor. Oysa görünür olmak ile görülmek aynı şey değil. Bir insan binlerce kez “beğenil”ebilir ama hiç kimse tarafından gerçekten görülmeyebilir. Bu, eski yalnızlıktan daha incelikli, daha sinsi bir yalnızlık. Çünkü kişi, kendi yalnızlığını bile fark edemiyor. Sürekli meşgul olduğu için, o meşguliyetin boşluğunu göremiyor.
Doğada da benzer bir dönüşüm var. Şehirde yetişen bir çocuk, ağacın köklerinin toprağın altında nasıl yayıldığını göremiyor. Gördüğü, yalnızca üstteki gövde ve yapraklar. İnsan ilişkileri de öyle. Yüzeydeki hareketliliği görüyoruz, ama o hareketliliğin altında neyin beslenip neyin çürüdüğünü fark edemiyoruz. Kökler birbirine değemiyor çünkü aralarında katmanlar var. Bu katmanlar, algoritmalar, ekranlar, aceleyle yazılmış mesajlar…
Belki de sormamız gereken soru şu: Bu yeni yalnızlık, gerçekten bir yalnızlık mı, yoksa eski yalnızlığın yerini almış, daha görünmez bir başka hal mi? Ve eğer böyleyse, insan bu halden nasıl çıkacak? Kendiyle yeniden karşılaşmak için, önce o karşılaşmayı engelleyen şeyleri fark etmek gerekiyor. Belki de o fark ediş, yavaş yavaş, bir bildirim sesi olmadan, sessizce başlayacak.