Yerleşememek

1 Views
Yekta Derin
Yazar

Yekta Derin

Yekta Derin, toplumsal örüntüleri, kültürel kodları ve değişen yaşam pratiklerini sosyolojik bir mercekten ince…

Geçen hafta yine taşındım. Kolileri açarken elime geçen her eşya bana aynı soruyu soruyordu: Bu sefer kalıcı mı? Cevap vermekten kaçındım. Çünkü cevabı bilmiyordum. Belki de hiçbir zaman bilemeyeceğim.

Taşınmak, eşyaları koliye koyup yeniden çıkarmaktan ibaret değil. Her taşınma, bir yerden kopuşla birlikte gelir. O apartmanın merdiven boşluğundaki koku, bakkalın sana gülümseme biçimi, sabahları duyduğun o özel sessizlik — hepsi bir kez daha kaybolur. Bunların yeni bir yerde yeniden inşa edilmesi gerekir. Ama yorgunuz. Ne kadar daha inşa edebiliriz ki?

Gaston Bachelard, “Mekânın Poetikası”nda evin ilk evrenimiz olduğunu söyler. Ev, sadece bir barınak değil, ruhumuzun kıvrımlarına işlemiş bir hafızadır. Çocukluğumuzun geçtiği evin odaları, sonradan gördüğümüz tüm odalarda bir gölge gibi yanımızda gelir. Ama ya o ev yoksa? Ya sürekli taşınıyorsan, çocukluğunun geçtiği yere dönüp baktığında başka bir apartman buluyorsan? O zaman ilk ev, hayali bir mekâna dönüşür.

Heidegger, “İnşa Etmek, Oturmak, Düşünmek” başlıklı yazısında şöyle der: “İnsan, ancak oturabildiği zaman inşa eder.” Yani önce bir yere ait olmalı, orada kök salmalı ki, sonra o yer için bir şey yapabilsin. Oysa modern insan tam tersini yapıyor: inşa ediyor, satın alıyor, kiralıyor, yerleşiyor — ama oturamıyor. Hep bir bavul hazır, hep bir çıkış kapısı göz altında.

Türkiye’de yaşayan biri olarak bu soru başka bir ağırlık taşıyor. Deprem, ev kavramını yeniden düşünmeye zorladı bizi. Bildiğin beton, güven veren bir kucak değil artık. Kira fiyatlarının astronomik yükselişi, konutun bir barınaktan çok bir yatırım aracına dönüşmesi — bunların hepsi insanın yerleşme arzusuyla gerçeklik arasında bir uçurum açıyor. Kiracı olmak, bir yerde yaşarken aslında orada olmamak gibidir. Bir gün çıkmak zorunda kalacağını bilerek perde asmak, duvara çivi çakmak…

İstanbul’da yaşayan bir arkadaşım var, son on yılda yedi kere taşındı. Ona her taşınmasında yardım ederim. Kolilerindeki her kitap, her tabak, her fincan — hepsi bir yerlere ait olma çabasının sessiz tanıkları. “Artık eşya almıyorum,” dedi geçen gün. “Kolileşmesi zor oluyor.” Bu cümle, modern hayatın trajedisini özetliyor sanki: kolileşmesi kolay olanı biriktiriyoruz, kolileşmesi zor olandan kaçıyoruz.

Salyangoz kabuğunu sırtında taşır. Kaplumbağa evinden ayrılmaz. Ama modern insan, kabuğu olmayan bir salyangoza dönüştü. Her şeyi sırtında taşımak zorunda — ama kabuğu yok. Oysa yuva, sadece fiziksel bir mekân değil. Yuva, birilerinin seni beklediği yerdir. Hatıraların biriktiği, bir fincan kahvenin tadının başka yerde tutmadığı yerdir.

Pembe Panter çizgi filmlerinde bir sahne vardır: Ev sahibi bir bavulla çıkagelir, Pembe Panter’e “Çık dışarı!” der. Pembe Panter inadına bir bacağıyla odada kalır, sonra tek bacağıyla yaşamaya devam eder. Modern insanın hali de böyle değil mi? Bir ayağı çıkış kapısında yaşıyoruz. Tam yerleşirken, tam perdeleri asarken, gelen bir haberle her şeyi bırakıp gitmeye hazır bekliyoruz.

Belki de asıl mesele, ait olmanın bir yerde kalmakla değil, bir yere dönmekle ilgili olduğudur. Mevsimler gibi: göçmen kuşlar gider ama geri döner. Döneceğin bir yer varsa, gittiğin her yer sadece bir duraktır. Yoksa, her durak bir ev midir? Yoksa hiçbir durak eve dönüşmez mi?

Cevabı bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bu sabah yeni evimin mutfağında kahve yaparken, bardağı elime ilk kez aitmiş gibi hissettiğim. Belki de ev, budur: bir bardağın elinde doğru yerde durması.