Anıların Çağı

Yekta Derin
Yekta Derin, toplumsal örüntüleri, kültürel kodları ve değişen yaşam pratiklerini sosyolojik bir mercekten ince…
Telefonumun galerisini açıyorum. Kirk sekiz bin dokuz yüz on iki fotoğraf. Sayıyı görünce irkiliyorum. Bunların kaçını gerçekten gördüm, kaçını bir daha açıp baktım? Belki yüzde biri. Geri kalanı, bir yaz akşamı rastgele çekilmiş bulut fotoğrafları, bir arkadaşın doğum gününde çekilmiş aynı açıdan beş kare, bir kahvenin yanında duran kitabın on bir versiyonu. Biriktiriyorum, ama hatırlamıyorum. Bu, modern insanın en büyük çelişkilerinden biri: her şeyi kaydediyoruz, hiçbir şeyi hatırlamıyoruz.
Eskiden anı, unutmanın lütfuyla var olurdu. Zaman, her şeyi silikleştirir, geriye en keskin hatlar kalırdı. İnsan hatırladığında aslında yeniden kurardı o anı. O kurma eylemi, anıyı olduğundan daha anlamlı kılardı. Çünkü insan, unuttuklarını yeniden yaratırken kendinden bir şey katar, eksik parçaları kendi duygusuyla tamamlardı. Bugün ise anı, kaydedildiği an donuyor. Ama donan şey, o anın ruhu değil, yalnızca görüntüsü. Oysa bir anının gücü, silikleşen kısımlarında, unutulan ayrıntılarda, zamanla değişen yorumunda gizli.
Bugün bir doğum gününde, bir konserde, bir tatilde — her yerde telefonlar havada. O anı yaşamak yerine, onu belgelemeye çalışıyoruz. Sonra o görüntülere bakıp “güzel bir anıydı” diyoruz. Ama o anı gerçekten yaşadık mı? Yoksa yalnızca bir karenin içine sıkıştırılmış bir görüntüyü mü izledik? Simone de Beauvoir, insanın başkasıyla kurduğu ilişkide kendini bulduğunu söylerdi. Peki ya o ilişki, bir ekranın ardından mı kuruluyorsa? Anılarımızın çoğu artık yaşanmış deneyimler değil, kaydedilmiş görüntülerin yeniden izlenmesi. Anı dediğimiz şey, bir yaşantı olmaktan çıkıp bir arşive dönüşüyor.
Bu arşivleme dürtüsünün altında kaybetme korkusu yatıyor. İnsan, yaşadığı anın bir daha asla gelmeyeceğini biliyor. O bilinçle, anı bir yere sabitlemek istiyor. Ama sabitlediği şey, anın kendisi değil, onun yalnızca bir yüzü. Fotoğraf, o anın içindeki duyguyu, kokuyu, sıcaklığı yakalayamıyor. Camus’nün bir sözü geliyor aklıma: “İnsan, mutluluğu ararken onu fark etmeden yaşar.” Belki de kaydetme dürtümüz, mutluluğu fark edememenin bir telafisi. O anı gerçekten hissetmediğimiz için, onu bir görüntüyle ikame ediyoruz.
Doğada da böyle. Bir ormanda yürürken, gördüğün her çiçeğin fotoğrafını çekersen, yürüyüşün kendisini unutursun. Asıl deneyim, o çiçeğe bakmak değil, o ormanda olmaktır. Ama modern insan, ormanda olmayı değil, ormanda olduğunu kanıtlamayı önemsiyor. Bu kanıtlama ihtiyacı, deneyimin kendisini ikinci plana atıyor. Anı biriktirme çağı, aslında anı yaşayamama çağı.
Geçen yaz bir düğünde, herkes telefonlarıyla dans eden çifti çekiyordu. O kadar çok telefon vardı ki, çiftin yüzünü görmek neredeyse imkânsızdı. Herkes çekiyor, ama kimse gerçekten görmüyordu. Düğün bittiğinde, o ana dair herkesin telefonunda bir kayıt vardı. Peki o anın içinde kim vardı? Belki de hiç kimse. Herkes kaydetmişti, ama yaşamamıştı.
Belki de sormamız gereken, daha az kaydetmeyi nasıl öğreneceğimiz değil. Belki de o kaydetme ihtiyacını hissettiğimiz an, aslında neyi kaçırdığımızı fark etmektir. Bir çiçeğe telefonla değil, gözle bakmak. Bir dostun sözünü kayda değil, belleğe almak. Belki de unutmamak, en büyük hatırlama biçimidir.