Beklemenin Kaybolan Sanatı

Yekta Derin
Yekta Derin, toplumsal örüntüleri, kültürel kodları ve değişen yaşam pratiklerini sosyolojik bir mercekten ince…
Beklemenin Kaybolan Sanatı
Bir kahve makinesinin önünde duruyorum. Otuz saniye. Makinenin ışığı yanıp sönüyor, su ısıyor. Otuz saniye. Telefonu çıkarıyorum cebimden. Bir bildirim, bir kaydırma, bir başka bildirim. Kahve hazır olduğunda, o otuz saniyede neler olup bittiğini hatırlamıyorum. Bekleme anı, bir boşluk olarak yutuldu. Oysa o otuz saniye, bir zamanlar bir fincan kahvenin etrafında örülen bir dünyanın başlangıcıydı. Beklemek, modern hayatın en büyük kaybı olabilir.
Beklemek nedir? Pasif bir durum değildir aslında. Tam tersine, son derece aktiftir. Bekleyen insan, zamanın akışına kendini bırakan değil, o akışın içinde kendi varlığını hisseden kişidir. Bir trenin gelmesini beklemek, bir haberin ulaşmasını beklemek, bir mevsimin dönmesini beklemek. Bütün bunlar, insanın zamanla kurduğu ilişkinin en somut halleridir. Zaman, beklerken hissedilir. Acele ederken kaybolur.
Ama bugün beklemek neredeyse bir hastalık haline geldi. Bir şeyin yavaşça olmasına tahammül edemiyoruz. İnternet üç saniyede açılmıyorsa “neden bu kadar yavaş” diye söyleniyoruz. Bir mesaja on dakika içinde cevap alamayınca “acaba bir şey mi oldu” diye endişeleniyoruz. Oysa on yıl önce, bir mektubun gitmesi, cevabın gelmesi haftalar sürerdi. Ve o haftalar, beklentinin kendisi kadar değerliydi. Beklemek, insana sabrı değil, zamanın kıymetini öğretirdi.
Modernite, beklemeyi ortadan kaldırarak aslında zamanla aramızdaki bağı kopardı. İhtiyaç anında erişim, anında tatmin, anında cevap. Her şey “şimdi” olmalı. Ama “şimdi” denilen şey, sürekli bir sonraki ana kayarak, asla yaşanmıyor. Bir şeyi beklerken aslında o anın içinde olur insan. Bekleme anı, geçmişle gelecek arasındaki o ince köprüdür. O köprü yok olduğunda, insan sürekli ya geleceğe ya da geçmişe savruluyor.
Bunun toplumsal bir karşılığı da var. Sürekli bir sonraki adımı düşünen, bir sonraki hedefe koşan bir kültür, bugünü yaşanmaz kılıyor. Başarıya ulaşmak beklemeyi gerektirir mi? Sanmıyorum. Çünkü başarının kendisi de artık anlık ölçülüyor — bir tweet’in beğeni sayısı, bir karenin viral olması, bir gecelik başarı. Oysa bir ağacın büyümesi yıllar alır. Bir insanın olgunlaşması daha da uzun. Beklemenin kaybolması, derinleşmenin de kaybolması demek.
Bir dostum anlatmıştı: Çocukluğunda babasıyla birlikte, balkondaki domates fidelerinin büyümesini izlerlermiş. Her gün aynı saatte giderler, toprağa bakar, suyunu verirlermiş. Fidenin büyüdüğünü fark etmek haftalar alırmış. Ama o haftalarda, babasıyla arasında konuşmalara gerek olmayan bir bağ oluşmuş. Beklemek, onların ortak dili olmuş. Bugün, domatesi marketten alıyoruz. O market rafındaki domatesle aramızda ne bir bekleyiş var ne bir bir anı. Sadece bir işlem.
Belki de en çok özlediğimiz şey, beklemenin getirdiği o sessizlik. Camus’nün “mutluluk” dediği şey, aslında beklemeyi bilmekti. Çünkü mutluluk, bir hedefe ulaşmakta değil, o hedefe giden yolda, adımların arasında saklıdır. Beklemek, insana o ara anları fark etmeyi öğretir.
Şimdi kahvemi aldım, pencereye yöneldim. Dışarıda bir kedi, güneşin altında hareketsiz duruyor. Hiçbir yere yetişmesi gerekmiyor. Bekliyor olabilir. Ya da belki de sadece yaşıyor. İkisi arasındaki farkı bilmiyorum. Ama kedinin o haline bakarken, otuz saniyede telefona sarılma ihtiyacımın ne kadar anlamsız olduğunu düşünüyorum. Belki de beklemeyi yeniden öğrenmek, kaybettiğimiz en önemli şeyi geri kazanmak olacak. Sadece durup, bir fincan kahvenin soğumasını beklemek gibi.