Doğayla Kurduğumuz İlişkinin Dönüşümü
Şehirde yaşayan insan, mevsimleri artık pencereden izliyor. Bahar geldiğinde, metro vagonunun camından süzülen yeşil bir ışık fark ediyor belki. Ama o yeşilin kaynağına, toprağa dokunmak için durmuyor. Çünkü şehir, mevsimleri yavaşlatan bir yapıya sahip. Dışarıda ağaçlar çiçek açarken, içeride klimalar aynı sıcaklığı koruyor. Mevsimler artık bir döngü değil, bir arka plan haline geliyor.
Bahar, eskiden insanın içindeki uyanışı simgelerdi. Toprağın yumuşaması, günlerin uzaması, insanın da kendi içinde bir hareketlenme hissetmesi. Bugün ise bahar, yalnızca bir pazarlama dönemidir. Çiçekli telefon kılıfları, pastel renkli kıyafetler, “yenilenme” vaat eden ilanlar. Doğa değil, doğanın görüntüsü tüketilir. İnsan, baharın gerçek ritmini yaşamak yerine, onun estetik versiyonunu satın alır. Bu, doğayla kurulan ilişkinin ilk kopuşudur: görmek ama dokunmamak.
Yaz geldiğinde, şehirde yaşayan insan denize gider. Ama o deniz, artık bir sınır değil, bir dekorasyondur. Plajlarda müzik çalar, güneş şemsiyeleri sıralanır, telefonlar şarj olur. Deniz kenarında olmak, denizi hissetmek anlamına gelmez. Çünkü modern insan, doğayla karşılaşırken bile kendi dünyasını yanında taşır. Kulaklık takılıdır, ekran açıktır. Deniz sesi, bildirim sesinin altında kaybolur. Yaz, eskiden insanın kendini doğaya bırakmasıydı. Bugün ise doğayı kendine uydurması.
Sonbahar, belki de en dürüst mevsimdir. Yapraklar dökülür, günler kısalır, insan ister istemez bir bitiş hissiyle karşılaşır. Şehirde ise sonbahar, yalnızca bir renk paletidir. Kahverengi tonlar, sıcak içecekler, “kışa hazırlık” kampanyaları. Oysa sonbahar, insanın kendi içindeki dökülmeyi fark etmesi için bir fırsattı. Bugün o fırsat, tüketimle kapatılıyor. İnsan, yaprakların dökülmesini izler ama kendi içindeki dökülmeye bakmaz. Çünkü bakmak, yavaşlamayı gerektirir. Şehir ise hız ister.
Kış, en sert mevsimdir. Soğuk, insanın kendi sınırlarını hissetmesini sağlar. Eskiden kış, insanın kendiyle baş başa kalması demekti. Şömine başı, kitap, sessizlik. Bugün kış, yalnızca bir engeldir. Isınma faturası, trafikte kaybolan saatler, “kış depresyonu” denen şey. Oysa kışın getirdiği o içe kapanma hali, insanın kendi varoluşuyla karşılaşması için bir kapıydı. Bugün o kapı, ekranların ışığıyla kapatılıyor.
Şehirde yaşayan insan, doğayı artık bir “dışarısı” olarak görüyor. Orman, hafta sonu kaçış noktası. Deniz, tatil fotoğrafı. Ağaç, kaldırımın kenarındaki yeşil nokta. Bu ilişki, yalnızca ekolojik bir sorun değil. İnsanın kendi iç dünyasının da bir yansıması. Çünkü doğayla kurulan bağ zayıfladıkça, insanın kendiyle kurduğu bağ da zayıflıyor. Mevsimler, dışarının ritmi değil, iç dünyanın aynasıydı. Bugün ise ayna buğulandı.
Belki de sormamız gereken, mevsimleri yeniden nasıl fark edeceğimiz değil. Belki de o fark edişin, önce içimizde bir boşluk bırakıp bırakmayacağı.