Zamansızlığın ve Zeytinin İzinde: Eksiksiz Bir Urla Turu

41 Views

Merhaba.
Ben Deniz Yaman.
Eğer bu yazıyı okuyorsan, muhtemelen şehir senin de üzerine üzerine gelmiştir. Betonların sıcağı hapsettiği, klimaların yapay serinliğinin ruhu kuruttuğu o anlardan birindesindir. Tam şu an, senden arkana yaslanmanı ve benimle küçük bir zihinsel bavul hazırlamanı istiyorum. İçine çok bir şey koyma; birkaç hafif keten gömlek, güneş gözlüğün, rahat bir ayakkabı ve en önemlisi, şehirde unuttuğun o “acele etmeme” dürtüsü. Fermuarı çekiyoruz. Arabanın anahtarını çevirdiğini, otoyolun uğultusunun yavaş yavaş azaldığını ve İzmir’i arkanda bırakıp o meşhur tabeladan saptığını hayal et: Urla.

Haziran başındayız. Ege’nin o kavurucu, insanı halsiz bırakan temmuz sıcağı henüz kapıda değil; rüzgar hala teni okşuyor, deniz akşamları hafifçe ürpertiyor. Can yeleğimiz zeytin ağaçları… Yol boyunca sağ kollarını uzatmış bilge ihtiyarlar gibi bizi selamlıyorlar. Urla’ya hoş geldin. Acelemiz yok, vaktimiz bol. Hadi, bu kasabanın tüm kılcal damarlarına sızalım.

 

1. Durak: Sabahın Ritmi, Taşlar ve İlk Yudum

Urla’da sabah, güneş tam tepeden vurmadan önce yaşanmalı. Ayaklarımız bizi doğrudan Sanat Sokağı’na yani Zafer Caddesi’ne götürüyor. Haziran güneşi eski Rum evlerinin kesme taşlarına vururken, o taşların yüzlerce yıllık serinliğini teninde hissediyorsun. Sokak yeni uyanıyor; atölyelerin kapıları aralanıyor, bir yerlerden gelen seramik çamurunun o çiğ kokusu taze kahve kokusuna karışıyor. Kafanı yukarı kaldır; haziran ayı begonvillerin çıldırdığı aydır. Pembenin, morun en arsız tonu pencerelerden aşağı sarkıyor.
Tam bu sokakta yürürken durup saygı duruşunda bulunmamız gereken bir kapı var: Yorgo Seferis’in Evi. Nobel ödüllü o büyük Urlalı şairin doğduğu, taş işçiliğiyle göz alan bu anı evinin önünde dururken onun şu dizeleri fısıldıyor rüzgarda: “Dünya ne kadar geniş olursa olsun, bir insanın sığınabileceği yer kendi kalbi kadardır.” Urla, ruhunu işte bu köklü edebiyat damarından alıyor.
Ünal Kardeşler’de tezgahın başına geçip ustanın hamuru havada nasıl uçurduğunu izledikten sonra, önümüze gelen çıtır, içi hafif kıymalı ya da peynirli Urla katmerini yerken acele etme. Yan masada tarlasındaki mahsulden bahseden yerel üreticinin şivesine kulak kabart. Haziranın bu ilk demlerinde, pazar tezgahlarında çağla yerini yavaş yavaş taze barunyalara, erkenci incirlere ve Urla’nın alametifarikası olan o minik, tüysüz sakız enginarına bırakıyor.

 

Küçük bir mevsimler arası parantez açalım: Şu an hazirandayız, her yer cıvıl cıvıl. Ama burayı bir de nisan ayında görmelisin. Urla Enginar Festivali zamanı adım atacak yer kalmaz belki ama havada öyle bir taze enginar ve yeşillik kokusu olur ki, adeta baharın doğumuna şahitlik edersin. Ya da kasım ayında gel; o kalabalık çekilmişken, zeytin hashadının o büyüleyici, yağlı ve kadim kokusunu içine çek.

2. Durak: Zamanda Geriye Doğru Bir Yolculuk ve Sanatın Köyleri

Sıcak hafifçe kendini hissettirmeye başladığında yönümüzü sahile, İskele tarafına çeviriyoruz. Ama amacımız hemen denize atlamak değil. Biz bu şehrin hafızasını aramaya geldik. Klazomenai Antik Kenti’nin zeytinyağı işliğinin önündeyiz. M.Ö. 6. yüzyıldan kalma o taş düzeneğe bakarken insan ister istemez duruluyor. Binlerce yıl önce de insanlar tam da bu haziran ayında, bu topraklarda aynı rüzgarı karşılayıp zeytinin mucizesini bekliyorlardı.
Tam kafamızı denize doğru çevirdiğimizde ise gözümüze ince bir yolla karaya bağlanmış o gizemli ada çarpıyor: Karantina Adası. Osmanlı döneminde ticari gemilerle gelen bulaşıcı hastalıkların şehre yayılmasını önlemek için kullanılan, dünyada ayakta kalabilmiş sadece iki tescilli karantina adasından biri burası. Adanın tarihe meydan okuyan sessiz binalarına bakarken, Urla’nın sadece bir sayfiye yeri değil, insanlık tarihinin kırılma noktalarına ev sahipliği yapmış bir liman olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.
Buradan çıkıp, iç kısımlara, tepelere doğru tırmanıyoruz: Bademler Köyü.
Haziran sıcağında bembeyaz boyalı evler gözünü alacak. Köy meydanındaki kahvede bir bardak soğuk adaçayı içerken, Türkiye’nin ilk ve tek köy tiyatrosunun afişlerine bak. Köyün yerlisi amcaların, teyzelerin akşam tarladan çıkıp Shakespeare oynadığı o sahneyi hayal et.

 

Eğer sanata doyduysak, direksiyonu biraz daha içerideki Barbaros Köyü’ne kırıyoruz. Burası sessizliğin tescillendiği bir yer. Sokaklarında yürürken evlerin kapılarında, duvar diplerinde göreceğin el yapımı korkuluklar yani Oyuklar seni şaşırtmasın. Her yıl Barbaros Oyuk Festivali ile köyü rengarenk korkuluklar sarar. Burası, tarımsal üretimin ve geleneksel yaşamın sanatla nasıl naif bir şekilde birleşebileceğinin en canlı kanıtı.

3. Durak: Haziran Denizinin Serinliği ve Rüzgarın Efendileri

Günün en sıcak saatleri geldi çattı. Şimdi çantamızdaki o mayoları çıkarma vakti. Deniz için önümüzde iki harika seçenek var. Eğer akvaryum gibi durgun, berrak ama uyarayım, haziranda bile insanı şöyle bir silkeletip kendine getiren serin bir su istiyorsan rotamız Demircili Koyu ve oradaki sakin işletmesiyle Melengeç Plajı. Yolu biraz kıvrımlıdır, zeytinliklerin arasından geçerken arabanın camını sonuna kadar aç; burnuna gelen koku, haziranda kuruyan yabani otların ve tuzun o meşhur Ege kokusudur.
Yok, eğer “Ben rüzgarın sesini duymak, belki de sörf yapanların o renkli dünyasını izlemek istiyorum” dersen, yönümüzü Gülbahçe sahiline çeviriyoruz. Gülbahçe, uçurtma sörfü yani kitesurf tutkunlarının cennetidir. Sahilde oturup rüzgarın denizle olan o vahşi dansını izlemek, haziran ayına çok yakışan bir başka görsel şölendir.

 

 

4. Durak: Bağ Yolu’nda Güneşi Batırmak

Deniz sonrası saçlarımızda tuzla, hafif mahmurlukla rotayı Urla Bağ Yolu’na kırıyoruz. İşte burası, filmin kırılma noktası. Sağın solun alabildiğine üzüm bağları. Haziran ayında asma yaprakları en canlı, en körpe yeşilindedir; salkımlar henüz küçük birer koruktur ama vaatleri büyüktür. Urla Şarapçılık, Mozaik, Urlice ya da MMG gibi bağların bahçesinde, lokal peynirler eşliğinde bardağınızı yudumlarken güneşi batırmak, Urla seyahatinin zirve noktasıdır. Gökyüzü haziranda bir another boyanır; turuncudan mora dönen o renk geçişini izlerken zamanın burada neden yavaş aktığını anlarsın.

 

 

5. Durak: İskele’de Bir Ege Masası ya da Şeflerin Dünyası

Gece çökerken, Urla bize iki farklı son sunuyor. Eğer sinematografik bir gastronomi deneyimi istersen, şeflerin doğaya saygı duruşunda bulunduğu, Michelin yıldızlarıyla taçlanmış o zeytinliklerin içindeki restoranlar yani OD Urla, Vino Locale veya Teruar seni bekliyor. Lokal malzemelerin nasıl birer sanat eserine dönüştüğünü görmek büyüleyici.
Ama gel, biz bu geceyi daha yalın bitirelim. İskele’deki salaş balıkçılardan birine oturalım. Masamızda haziranın taze deniz börülcesi, üzerine biraz zeytinyağı gezdirilmiş şevketi bostan ve taze bir kalamar olsun. Arkamızda hafifçe sallanan balıkçı teknelerinin tıkırtısı, yüzümüze vuran o hafif serin deniz meltemi… Kadehi kaldırıyoruz. Urla’ya, yavaşlamayı hatırlatan bu topraklara ve bu güzel haziran akşamına.

 

6. Durak: Urla Uykusu

Urla’nın tadı bir günde çıkmaz, bu yüzden bu dinginliği bir gece uykusuyla taçlandırmak gerek. Urla konaklama konusunda her ruh haline uygun şık alternatifler sunuyor. Eğer kasabanın tarihi dokusunu sabaha kadar solumak istiyorsan, Sanat Sokağı ve merkez çevresindeki restore edilmiş Rum konakları ile eski taş oteller tam sana göre. Şair Yorgo Seferis’in otel olarak işletilen tarihi evi bu anlamda harika bir deneyim sunar.

Eğer tamamen doğanın kucağına çekilmek, sabah kuş sesleriyle ve asma yapraklarının hışırtısıyla uyanmak istersen, Kuşçular Köyü bölgesindeki ya da Bağ Yolu üzerindeki bağ otelleri ve ekolojik otelleri seçmelisin. Burada zeytin ağaçlarının gölgesinde havuz keyfi yapabilir, güne tamamen organik bir bağ kahvaltısıyla başlayabilirsin. Deniz havasından kopmak istemeyenler içinse İskele bölgesindeki küçük, sevimli butik oteller ve Gülbahçe tarafındaki sörf konseptli taş pansiyonlar dalga sesleriyle uyuma lüksü vadediyor.

 

Benim Urla Hafızam

Urla’dan dönerken aklında ve cebinde kalması gereken o küçük kişisel not defterimi de buraya bırakıyorum:
Malgaca’da Zamanlama: Katmer için Ünal Kardeşler’e sabah 11:00’den önce git. Haziran kalabalığı başlamışken sıra beklemek istemezsin.
Fırın Önü Sırası: Sanat Sokağı’ndaki tarihi Beğendik Abi’de yöresel Ege otlu yemeklerini tatmadan, akşamüstü fırından yeni çıkmış damla sakızlı un kurabiyelerinin kokusunu almadan dönme.
Kültür Durakları: Yorgo Seferis’in taş evinin önünden geçerken derin bir nefes almayı, İskele’den bakarken de Karantina Adası’nın siluetini fotoğraflamayı unutma.
En Güzel Manzara: Bağ Yolu’nda güneşi batıracaksan yanına ince bir hırka al; Urla’nın haziran akşamüstü rüzgarı tatlı tatlı çarpar.
Zeytinin Ev Hali: İskele’deki antik işliği gezdikten sonra yol üstündeki yerel üreticilerden “Erkence” türü zeytinyağı ara. Eve döndüğünde salatana her döktüğünde burnuna yine Urla kokusu gelecek.
Sanat Alışverişi: Sanat Sokağı’ndaki yerel seramik sanatçılarının elinden çıkma küçük bir zeytinyağlık veya fincan al. Fabrikasyon hediyelikler yerine bu şehre ait gerçek bir iz olsun evinde.