Hukuk Labirentlerinde Siyasi İkbal Arayışı: Kılıçdaroğlu’nun Bitmeyen Koltuk Bagajı
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), tarihsel misyonu gereği Türkiye’nin kurucu iradesini ve demokrasi arayışını temsil eden en köklü kurumsal yapıdır. Ancak son dönemde parti, toplumsal muhalefete dinamik bir liderlik üretmek yerine, kendi içinde bitmek bilmeyen bir güç ve meşruiyet savaşına sahne olmaktadır. Bu yıpratıcı sürecin merkezinde ise, 38. Olağan Kurultay’ın ardından koltuğunu devretmek zorunda kalan eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, partinin yönetimsel mekanizmalarını hukuki zorlamalarla yeniden dizayn etme ve yönetime adeta dışarıdan ortak olma çabası yer almaktadır. Siyaseti sandıkta, meydanlarda ve delege iradesinde değil de mahkeme koridorlarında arama noktasına getiren bu yaklaşım, CHP’yi tarihinin en derin yönetsel krizlerinden birine doğru sürüklemektedir.
Kılıçdaroğlu ve yakın çevresinin, parti kurultay kararlarına veya tüzük maddelerine yönelik “mutlak butlan” (kesin hükümsüzlük) iddiasıyla yargı yoluna başvurma ya da bu hukuki argümanı mevcut yönetimin üzerinde bir Demokles’in kılıcı gibi sallama stratejisi, siyasi ahlak açısından ciddi bir tezat barındırmaktadır. Yıllarca “adalet” kavramını dilinden düşürmemiş, hukukun siyasallaşmasından ve kurumlara dışarıdan müdahale edilmesinden şikayet etmiş bir liderin, bugün kendi partisinin seçilmiş yönetimine karşı mahkeme kararlarından medet umması, geçmişte savunduğu tüm değerlerin inandırıcılığını zedelemektedir. Siyaset, hukuki boşluklardan veya teknik usulsüzlüklerden pay çıkararak koltuk devşirme zanaatı değildir. Bir siyasi aktörün gücü, tüzük maddelerinin lafzi ve zorlama yorumlarından değil, tabanın ve seçmenin meşruiyet rızasından gelir.
Bu hukuki ve bürokratik zorlamalar, CHP içinde kaçınılmaz olarak yıkıcı bir ikiliğe (düalizme) yol açmaktadır. Bir tarafta toplumun değişim talebiyle kurultaydan güvenoyu alarak seçilmiş yeni bir yönetim, diğer tarafta ise mahkeme kararları ve delege operasyonlarıyla bu meşruiyeti gölgelemeye çalışan eski bir genel başkanın baskısı bulunmaktadır. Bu durum, partinin enerjisini iktidara karşı harcaması gerekirken, içe doğru tüketmesine neden olmaktadır. Kılıçdaroğlu’nun partiyi adeta bir vesayet sarmalına alma gayreti, CHP’nin kurumsal kimliğine ve seçmen nezdindeki güvenilirliğine ağır darbeler vurmaktadır.
Bu ikiliğin ve parti içi barışın dinamitlenmesinin doğal ama bir o kadar da tehlikeli bir sonucu olarak, siyaset kulislerinde artık yeni bir parti kurma ya da CHP’den kitlesel kopuşlar yaşanması senaryoları yüksek sesle konuşulur hale gelmiştir. Eğer temel amaç gerçekten Türkiye’nin demokratikleşmesi ve CHP’nin iktidar yürüyüşü olsaydı, eski bir liderin yapması gereken şey, yeni yönetimin arkasında durarak bir “akil adam” formasyonuyla kenara çekilmek olurdu. Ancak görünen o ki, şahsi ikbal ve “partiyi benden başkası yönetemez” elitizmi, kurumsal sadakatin önüne geçmiştir.
Sonuç olarak, Kemal Kılıçdaroğlu’nun mahkemeler ve “mutlak butlan” iddiaları üzerinden CHP tüzüğünü zorlayarak partide yeniden söz sahibi olma hamleleri, demokratik teamüllerle ve siyasi etikle bağdaşmamaktadır. Siyasi partiler, liderlerin kişisel mülkü veya üzerinde ebedi hak iddia edebilecekleri feodal yapılar değildir. Kılıçdaroğlu, uzun yıllar sürdürdüğü genel başkanlık döneminin ardından, en büyük sınavını “nasıl ayrılacağını bilmek” konusunda vermektedir ve ne yazık ki bu sınavda başarısız olmaktadır. Demokrasi vaat edenlerin, öncelikle kendi iç dünyalarında demokratik yenilgileri hazmetmesi gerekir; mahkeme kapılarında parti anahtarı aramak siyasi bir vizyon değil, bir tükeniş kroniğidir.