Emekli Maaşlarına Zam Beklerken…

Cevdet Sayar
Cevdet Sayar, ekonomi ve finans dünyasını herkesin anlayabileceği bir dille aktaran deneyimli bir yazar ve analistti…
20 Bin Lirayla Poşet Dolmuyor
Marketin kasasında fiş uzadıkça insanın içi kısalıyor.
Geçen ay 4 bin 200 liraya çıktığım alışveriş bu hafta 4 bin 800 lira tuttu. Aynı market, aşağı yukarı aynı poşet. Öyle lüks falan da yok içinde. Biraz peynir, zeytin, yağ, çay, makarna, deterjan, sebze meyve. Et zaten poşete girmeden önce insana bir bakıyor, “beni gerçekten alabilecek misin?” diye soruyor sanki.
Aradaki fark 600 lira.
Birilerine göre küçük para olabilir. Ama 20 bin lira emekli maaşı alan biri için 600 lira, ayın son haftasında alınamayan ilaçtır. Pazardan eksik dönmektir. Toruna verilecek harçlığın “bir hafta sonra”ya kalmasıdır.
Kâğıt üzerinde en düşük emekli aylığı 20 bin lira.
Kâğıt güzel şeydir. Üzerine ne yazsan durur. Ama hayat kâğıtta durduğu gibi durmuyor. Resmi Gazete’de 20 bin lira yazınca o para markette 20 bin lira etmiyor. Kasiyer fişi uzattığında rakamın gerçek değeri orada belli oluyor.
Maaş aynı yerde bekliyor, fiyatlar yürüyor.
Hatta yürümüyor, koşuyor.
Emekli sabah hesabına bakıyor: 20 bin lira yatmış. Daha sevinecek vakit bulamadan kira çıkıyor, elektrik çıkıyor, su çıkıyor, telefon çıkıyor, eczane çıkıyor. Sonra markete gidiyor. Sepete koyduğu her şeyle biraz daha pazarlık ediyor aslında. Peyniri küçültüyor, zeytini azaltıyor, deterjanın ucuzuna bakıyor, meyveyi kilo değil tane hesabıyla alıyor.
Buna geçinmek denmez. Buna ayı atlatmaya çalışmak denir.
Asgari ücretlinin hali de başka değil. Net 28 bin 75 lira. Söyleyince para gibi duruyor. Eve girince öyle durmuyor. Çünkü o paranın karşısında kira var, mutfak var, çocuk var, yol parası var, faturalar var. Bir de görünmeyen masraflar var: bozulan ayakkabı, biten tüp, okuldan gelen liste, doktora gidiş, beklenmeyen ilaç.
Maaş ayın başında gelir gibi yapıyor, ayın ortasında yok oluyor.
Sonra televizyonda biri çıkıyor, “ekonomi büyüdü” diyor.
Büyümüş olabilir. Sokaktaki adam ekonomist değil, rakamla kavga edecek hali yok. Ama insan ister istemez kendi poşetine bakıyor. Bu büyüme bu poşetin neresinde? Peynirde mi? Yağda mı? Pazarda yarım kilo alınan domateste mi?
Toplum kredi kartına yüklenmiş durumda. Bir borcu başka borçla kapatıyor. Eskiden insanlar bir şey almak için para biriktirirdi. Şimdi ay sonuna varmak için borç biriktiriyor.
Enflasyon dedikleri şey de öyle uzak bir ekonomi kelimesi değil. Eve giren sessiz bir misafir gibi. Önce sofradan eti kaldırıyor. Sonra meyveyi azaltıyor. Sonra peyniri küçültüyor. Sonra insanın keyfini alıyor. En sonunda da sana şunu söyletiyor:
“Bu ay da idare edelim.”
Ama kaç ay idare edeceğiz?
Emekliye “tasarruf et” demek kolay. Neden tasarruf edecek? Zaten hayatından tasarruf ediyor adam. Daha az geziyor, daha az yiyor, daha az yakıyor, daha az konuşuyor. Hatta bazen doktora bile daha az gidiyor, çünkü muayenenin kendisi değilse bile yol parası, ilaç farkı, beklenmeyen masraf gözünde büyüyor.
Asgari ücretliye “ayağını yorganına göre uzat” demek de kolay. Ama yorgan çoktan çekmiş gitmiş. Ayak açıkta kalmış.
Mesele sadece para değil artık. Mesele insanın kendini her ay biraz daha eksilmiş hissetmesi. Maaş yatıyor ama güven vermiyor. Alışveriş yapılıyor ama yetmiyor. Fatura ödeniyor ama ferahlık gelmiyor.
Bir ülkenin ekonomisini sadece büyüme rakamıyla anlatamazsınız. Bazen en doğru veri market kasasında çıkar. Bazen en gerçek tablo, emeklinin sepetinde eksik bıraktığı üründür. Bazen en net enflasyon hesabı, çocuğuna “bu hafta alamayız” derken insanın boğazına oturan şeydir.
Resmi kayıtta maaş 20 bin lira.
Ama o 20 bin liranın gerçek karşılığını Resmi Gazete değil, market fişi söylüyor.
Ve fişin söylediği şey çok açık: Bu paraya poşet dolmaz!