Konforlu Bir Cehennemin Kıyısında: The Zone of Interest
Bir nehir kenarı… Gün mavi bir gökyüzü, yeşillikler içinde eğlenen, güle oynaya piknik yapan müzisyen bir aile. Her şey o kadar pastoral, o kadar steril ve mükemmel ki, insan ilk bakışta bir dönem draması ya da romantik bir aile hikâyesi izlediğini sanıyor. Ancak vizör azıcık kaydığında ve arka plandaki o gri, soğuk duvar karşımıza çıktığında gerçek yükseliyor: Bu rüya gibi ev, Auschwitz Toplama Kampı’nın tam duvar komşusu.
Yönetmen Jonathan Glazer, sinemanın en büyük tabularından biri olan Holokost trajedisini, bize tek bir şiddet sahnesi, tek bir ceset ya da tek bir kan damlası göstermeden anlatıyor. Buradaki dehşet görsel değil, tamamen işitsel ve kavramsal. Duvarın öte yanından gelen amansız silah sesleri, mekanik uğultular, çığlıklar ve fırınların dumanı, bu ailenin günlük sıradan yaşantısına fon müziği oluyor.
Karanlığın Sıradanlığı ve Ev İçindeki Konfor
Hikâye, kamp komutanı Rudolf Höss ve eşi Hedwig’in kendilerine duvarın hemen dibinde kurduğu o cennet bahçesini odağa alıyor. Hedwig, kocasının rütbesi ve kampın getirdiği imkânlarla kendine muazzam bir dünya yaratmış. Bahçesindeki domateslerin kızarmasıyla, çiçeklerin açmasıyla ilgileniyor. Kamptan getirilen kürkleri deniyor, üzerinden çıkan elmasları yüzüğüne uydurmaya çalışıyor.
İşte filmin en büyük başarısı ve bizi en çok sarsan kısım tam olarak burası. Katillerin canavarlığını değil, o canavarlığın ne kadar sıradan, ne kadar gündelik ve ne kadar evcil olabileceğini görüyoruz. O duvarın ardında binlerce insan yok edilirken, bir anne çocuklarının havuzda iyi vakit geçirmesi dışında hiçbir şeyi dert etmiyor. Bu insanoğlunun vicdanını kapatabilme, gerçeğe gözünü yumabilme yeteneğinin en dehşet verici portresi.
Kameranın Soğukluğu ve Ses Tasarımı
Glazer, filmi çekerken evin içine gizli kameralar yerleştirmiş ve oyuncuları bir bakıma o evin içinde özgür bırakmış. Bu yüzden filmde o alıştığımız dramatik kamera açıları, seyirciyi ağlatmaya çalışan ajite müzikler yok. Kamera tamamen mesafeli, tamamen soğuk ve objektif. Bir belgeselci gibi sadece izliyor.
Fakat filmin asıl taşıyıcı kolonu kesinlikle ses tasarımı. Arka plandaki o hiç susmayan, derinden gelen endüstriyel ölüm uğultusu, seyircinin zihninde öyle büyük bir klostrofobi yaratıyor ki, sinema koltuğunda otururken nefes almakta zorlanıyorsunuz. Yönetmen bize gözümüzle göremediğimiz o cehennemi, kulaklarımızla inşa ettiriyor.
Günü Yakalayan Bir Ayna
The Zone of Interest, sadece geçmişe, İkinci Dünya Savaşı’na tutulmuş bir fener değil. Bugüne, tam şu ana tutulmuş çok keskin bir ayna. Dünyanın bir ucunda, ya da hemen yanı başımızda büyük trajediler, savaşlar ve katliamlar yaşanırken; kendi küçük konfor alanlarımızda, steril evlerimizde hayatımıza hiçbir şey olmamış gibi devam edebilme halimizi yüzümüze vuruyor. Televizyonu kapatıp, sosyal medyadaki acıları bir kaydırışla geçip akşam yemeğimize odaklanışımızı anlatıyor aslında. O yüzden duvar sadece Auschwitz’in duvarı değil; modern insanın kendi vicdanı ile dünyanın acıları arasına ördüğü o kalın, geçirmez duvar.
Son Söz Niyetine
Bu film, size iyi vakit geçirtmeyi vaat etmiyor. Aksine, bittiğinde içinizde büyük bir boşluk ve derin bir sessizlik bırakıyor. Has sinemanın görevi de bizi rahatlatmak değil, o konforlu uykumuzdan uyandırmaktır. Perde karardığında kulağınızda kalan o uğultu, uzun süre sizi terk etmeyecek.
Gösterimde Olduğu Platformlar
Bu mutlak başyapıtı evinizde deneyimlemek isterseniz, film şu an aşağıdaki platformlarda izlenebiliyor:
- MUBI
- TV+
- beIN CONNECT
Zihninizi tamamen filme teslim edeceğiniz, sessiz bir zaman diliminde izlemenizi tavsiye ederim. Şimdiden derin ve düşündürücü seyirler dilerim.