Sıradan Olanın Sarsıcı Gücü: Sahnedeki Aynadan Sızan Toplumsal Katarsis

İrem Gülseli
İrem Gülseli, sanatı ve kültürü toplumsal bir ayna olarak okuyan, estetik ile siyasi olanı birbirinden ayırmayı…
Sahne karanlık. Tek bir spot ışığı. Mikrofonu eline alan figür, öyle çok büyük, şaşaalı, prodüksiyonlu bir kahkaha vaat etmiyor. Hatta bazen kurduğu cümleler, teknik olarak bir “espiri” formunda bile değil; sadece hepimizin evinde, sabah kahvesini yudumlarken ya da Twitter akışında gezinirken içinden geçirdiği, bildiği, kanıksadığı sıradan gerçekler. Yine de o cümle sahneden mikrofona döküldüğü an salonda sarsıcı bir dalgalanma yaratıyor.
Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” gösterisiyle sokağa taşan ve nihayetinde o malum yargısal refleksle, soruşturma kıskacıyla sonuçlanan süreç, tam olarak bu kırılma noktasında duruyor. Mesele hukukun hangi teknik maddesinin ihlal edildiği değil; mesele, sistemin en ufak bir durum tespitine bile tahammül edemeyen o refleksif alerjisidir.
Büyük Güldürü Makinelerinden Gerçeğin Çıplaklığına
Komedinin toplumsal işlevini anlamak için geçmişten bugüne uzanan o konforlu alanı hatırlamak gerekiyor. Yıllarca bu topraklarda ana akım mizah, kitleleri gündelik dertlerinden uzaklaştıran, nostaljik, lümpen unsurlarla bezeli ya da suya sabuna dokunmayan muazzam birer kahkaha makinesi olarak işledi. O büyük, pırıltılı isimlerin kurduğu sahneler, insanları gündelik hayatın ağırlığından kaçıran, onları konforlu bir uykuda tutan birer sığınaktı.
Bugün karşı karşıya olduğumuz yeni dalga mizah ise tam tersini yapıyor: Uyutmak yerine uyandırıyor. Sahnedeki figür, izleyiciyi manipüle ederek eğlendirmeye çalışmıyor. Aksine, aradaki o görünmez dördüncü duvarı yıkarak toplumun kolektif depresyonunu, sıkışmışlığını ve absürtlüğünü olduğu gibi masaya bırakıyor. Bir tarafın en ağır, en fütursuz ifadeleri “ifade özgürlüğü” zırhıyla korunurken, diğer tarafın sadece çıplak gerçeği telaffuz etmesinin bile anında kriminalize edilmesi, sahnedeki o tezatlığı daha da görünür kılıyor.
Komik Olmayanın Yarattığı Büyük Etki: Neden Bu Mizaha İhtiyacımız Var?
Buradaki asıl sosyolojik muamma şudur: Herkesin zaten bildiği, düşündüğü, hatta zaman zaman teknik olarak hiç de komik olmayan bu düz konuşmalar neden insanları bu kadar derinden etkiliyor? Neden kolektif bir çığlığa dönüşüyor?
Çünkü modern insan, uzun süredir devasa bir toplumsal gaslighting (psikolojik manipülasyon) mekanizmasının içinde yaşıyor. Resmi anlatılar, manşetler ve ekranlar bize sürekli yapay bir gerçeklik dayatırken; sokaktaki insanın deneyimlediği realite tamamen başka bir yöne akıyor. İnsanlar kendi gördükleri gerçeğin doğruluğundan, kendi akıl sağlıklarından şüphe eder hale getirilmiş durumda.
İşte tam bu cinnet eşiğinde, sahnedeki bir adamın çıkıp o herkesin bildiği ama yüksek sesle söylemekten çekindiği sıradan bir gerçeği dümdüz, süslemeden söylemesi bir “komedi performansı” olmaktan çıkıyor.
O an salonda yükselen kahkaha, teknik bir espriye verilen reaksiyon değildir. O kahkaha, “Yalnız değilmişim, hala akıllıyım, gördüğüm şey gerçekmiş” diyen o büyük toplumsal rahatlamanın, yani katarsisin sesidir.
Deniz Nereye Denk Geldi?
Deniz Göktaş, tam olarak bu kolektif bıkkınlığın, zihinsel yorgunluğun ve “artık rol yapamayacak kadar bezmiş” olan kuşağın tam ortasına denk geldi. O, sahneye çıkıp büyük iddialarla dünyayı değiştireceğini söylemiyor; sadece sınırların ne kadar daraldığını, o dar duvarların arasında sıkışıp kalan insan biyolojisini anlatıyor.
Mizah, baskı gördükçe incelen ve keskinleşen bir kas gibidir. Soruşturma dosyaları ya da görünmez sansür sınırları, bu ülkede gerçeğin sesini kısmaya yetmedi, yetmeyecek de. Çünkü bu topraklarda mizah, uzun süredir bir eğlence aparatı değil; akıl sağlığını koruma ve hayatta kalma mücadelesinin ta kendisidir. Sahnedeki o aynaya bakıp kendimizi görmek, her şeye rağmen hala en büyük direniş biçimimiz.
Yazarın Son Yazıları
- Sansürün Gölgesinden Çıkan Perde: MUBI FEST İstanbul’un İki Yıl Sonraki Dönüşü
- Bulut Kapitalizmi ve Silinen Hafıza
- Festivallerden Sızan Radikal Sinema ve Algoritmaya Karşı Gerilla Cephesi
- Tek Kanallı Uykudan Sayısal Çırpınışlara: Türk Televizyon Tarihi ve Toplumsal Çürümenin Anatomisi
- Sıradanlığın Görkemi: Perfect Days (Mükemmel Günler)