Değirmen

Yazın Türü: Öykü

-İhtiyar-

Kar yığınlarını çözüp su olmaya zorlayan güneş ışıkları perdelerin arasından bulduğu boşluğu kullanarak odaya dolarken çoktan uyanıp yatağın üzerine oturmuş purosunun dumanını dağıtıyordu boşluğa. Kızının sitemleri kulağını tırmalayacaktı birazdan. Demir döküm fabrikasında tükettiği yılların hıncını alır gibi çekiyordu dumanı ciğerlerine. Bezgin gözlerini dikti karşısındaki duvara. Ağzındaki bakır tadına inat kadeh kaldırır gibi havalandı eli. Selam sana cennetteki sevgilim ve lanet size cehennem zebanileri dedi. Her sabah ibadet titizliğiyle tekrarlıyordu bu ritüeli. Karyolanın ayakucu tarafındaki parmaklıklara tutunarak kalktı. Alnındaki çizgiler ona istediği herkese ve her şeye küfür etme yetkisi veriyordu sanki. Homurdanarak içerden gelen sesleri dinledi bir süre. Kapanan kapı ne haber getirdi kim bilir? İhtiyat için fark etmiyordu gelen haberin hüviyeti. Fabrika yıllarının hatırası olarak zimmetine geçirdiği demir kapı hem canını sıkıyor hem de tarif edemediği bir haz hissettiriyordu ona. Kızının kapıyı vurduğunu duydu. Öyle ya, görmese bile kızından başkası olamazdı kapıyı vuran. Bir mektup getirdi postacı babacığım. Titreyen ellerini kapının koluyla dizginledi ihtiyar. Mektup, mektup, mektup…

Her yer harabeye dönmüş, her yer! Pusulamı kaybetmiş gibi nereye gittiğimi bilmeden koşuyorum. Ayaklarım bedenimi taşıyamayacak halde. Postalların içindekiler yürümeye yüz tutmuş birer makine sanki. Bu kaçtığım savaş mı yoksa ülkenin perişan halini görmek korkusu mu? Keşke şimdi yağlı bir eti dişliyor olsaydım. Haki yeşile bulaşmış şehrin her köşesine. Bir dakika, mektup yerinde mi?

Kız Kardeşim,

Aramıza yolların ve babamın girmesi münasebetiyle yazıyorum bu mektubu. Savaş seni çok yordu biliyorum sevgilim. Az kaldı, dayan. Radyolar gelişmelerin iyi olduğunu söylüyor. Babamın derisiyle birlikte derisi de kalınlaşıyor anlaşılan. Kaç gel yanıma. Özledim seni. Haberini bekliyorum.

Sevgilin.

Kapının iki yanında iki farklı hayat yaşandı birkaç dakikalığına. Benzerlikler ve uçurumlar birbiriyle yarıştı. İki farklı gözden de yaş geldi. Biri yaşadıkları için diğeri yaşayamadıkları için süzüldü yanaklardan.

-Kadın-

Dokunulmamış bir bedene sahip ve yaşamdan beklentisini yitirmiş biriyim. Komşularımızın acıyan gözlerle baktığını fark edebilecek yaştayım. Nedendir bilinmez yaşıtlarımın hayalini kurdukları şeylere heves etmiyorum çoktandır. Eskitilmiş ahşap çerçevedeki tomurcuğu patlamaya hazır karanfil gibi hissediyorum kendimi. Zaman mavi bir su, babam bir yakada abim diğer yakada. Ben ise üzerine basılan birkaç yayvan taş parçası, yosun tutması tek marifeti olan. Başımın üzerindeki çatının ötesinde ne var sahi? Babamın siniri geçecek gibi değil. Abim gittiğinden beri her gecenin sabahında bir yıllık yaşlanıyor. Üzülüyorum ona elbette lakin bana açmış olduğu özgürlük alanından memnun olduğum da yadsınamaz. Evin bodrum katının el altından dağıtılan bir gazetenin basımevi haline geldiğinin ayırdına varacak kadar ayık olmuyor çünkü. Yağ bulaşmış mavi önlüğün sanırım kutsal bir ülküye hizmet ediyor sevgili pederim. Haftanın ilk günü dışarı çıktığım nadir anların birinde tanıştığım üniversite öğrencisiyle beraberindekiler gelip çalışıyor aşağıda. Böyle bir teklifi sunduğunda çekinmiştim başta. Kendine göre makul sebepleri vardı. Yaşlı bir bunakla dünyadan bağını koparmış kızının yaşadığı bu ahşap binada devlete karşı çıkacak faaliyetlerin yürütüleceği kimsenin aklına gelmezdi. Bu yazdıklarım aleyhimde delil olarak kullanılabilir belki. Savaşta kahramanlıklar yapmış şanlı bir komutanın anıları değil bu günlükte yazanlar. Arkadan topuz saçları, beyaz gömleğinin düğmelerini yeni yeni zorlayan vücuduyla var olmaya çalışan genç bir kızın itirafları aslında.

-Erkek-

Berlin’in şişman kubbeli ama gökyüzünü delmeye çalışır gibi uçları sivriltilmiş binalarının arasından geçerken kendine söz vermişti bu şehre tekrar adım atmamak için. Babasının kafasına geçirmeye çalıştığı yarım karpuz şeklindeki kasketten, taşlar üzerine yeni harçlar dökmekten, eliyle gökyüzündeki bulutlara saldırmaktan kaçıyordu şimdi. Tren istasyonuna geldi. Üzerindeki yıpranmış paltoya tiksintiyle bakan gişe memuruyla çok fazla muhatap olmadan bekleme salonuna geçti. Cilası yer yer soyulmaya başlayan kanatlı kapı her giriş çıkışta biraz daha ölüme yaklaşıyordu. Yüksek duvarlar ve asker disipliniyle sıralanmış gri sandalyeler şehrin tek bir mimar elinden çıktığını düşündürüyordu ona. Yanına aldığı deri bavulunu son bir kez kontrol etmeye yeltendi fakat dönüşünün söz konusu olmadığını anlayarak bu teşebbüsünün anlamsız olduğuna karar verdi. Burnuna peyda olmuş küfe benzer koku evden çıktığından beri peşini bırakmıyordu. O sırada bir bölük kadar asker memnuniyetsiz yüz ifadeleri eşliğinde salona daldı. Acemi bakışları, üniformayı henüz kabullenmemiş bedenleri onları ele veriyordu. Salonda bekleyenler düşman olsa ellerini kaldırıp selam verecekmiş gibiydiler. Bu görüntü yüzünde tebessüm dalgalanması olarak tecelli etti. Evinin duvarında asılı duran portresinin de tehcire zorlanmış olma ihtimali burnundaki küf konusunu şiddetlendirdi. Kokuyu defetmek için hazırlanırken treni sesi çalındı kulaklarına. Bilet aldığı kasabaya hiç gitmemişti. Çıraklığını yapacağı değirmenin çarklarının nereye düştüğünü de bilmiyordu. Kalabalık içinde kendine bir yer beğendi. Bavulunu ayakucuna yerleştirip başını pencereye dayadı. Yeni yerine varmadan önce düşüncelerini öğütmeliydi zihninin değirmeninde. Gözlerini kapattı ve her durakta biraz daha ufalandı.

Potkallarımız mailine gelsin!

Bir cevap yazın

Potkallarımız mailine gelsin!