Sonsuz

-USTA-

Destesengin altında ezdiği toprak değil sanki kendi kemikleriydi. Keşke her şey bu taşın altında eriyip giden sarı renkli toprak gibi pürüzsüz olsaydı. Ama değildi. Aklına üşüşen fikirler hücum ateşini duymuş askerler gibi saldırıyordu kafatasının içine. Boya olmaya namzet bu toprağı mermer parçasının üzerinde değil de omuzlarında inceltiyordu. Sekiz sekiz sekiz sekiz senkiz sonkiz sonsiz sonsuz…

Akşamdı. Çok yağmur vardı. Gök yarılırcasına, koyu lacivertin fay hatlarını zonklatırcasına yağıyordu yağmur. Arabanın silecekleri hiç böylesine zorlu bir sınava tabi tutulmamıştır. Direksiyon başında bir adam, yan koltukta bir kadın ve arka tarafta pusetin içinde bir çocuk… Aracın farları karanlığı yırtmak şöyle dursun üç adım ötesini gün yüzüne çıkarmaya mahir değildi. Belki de utandıkları için daha fazla dayanamayıp sağ far intihar etmiş ve bu zorlu yolculukta diğer ışığı yalnız bırakmıştı. İlkbaharın Nisanıydı Karadeniz’e geziye gitmek akıl işi değildi. Bu yüzden günah işlediklerini kabul edip sol omuzlarından af diliyordu yolcular. Sarp kayalıkların arasından yılan gibi süzülürken sekiz çiziyormuş gibi hissetmek adamın sinirlerinin isyan etmesine sebep olmuş ve bu isyan ölümle bastırılmıştı.

Usta gönlünün ve aklının arapsaçına dönmüş kördüğümünü çözüp kendine geldiğinde masa üzerindeki toprağın atölyenin gıcırdayan tahta döşemesine saçıldığını fark etti. Savaş meydanındaki cansız bedenleri toplamak yine ona düşmüştü. Gece uyutmayan, gündüz yaşatmayan bu kendini kaybetme nöbetleri dur durak bilmiyordu. Yerden büyük bir özenle topladığı toprağı ıspatula vasıtasıyla kavanoza doldurdu. Kavanozun üzerindeki kâğıda “tam ezildi” yazdı aceleyle. Ezilenin ömrü olasını arzuladı, ama Azrail’in nefesinin önüne set kurmaya niyeti yoktu şimdilik.

-ÇIRAK-

Gençti, toydu. Eli yetenekliydi; lakin heybesinde sabırdan zerre kırıntı yoktu. Her gün, belediyenin restore edip haklın hizmetine koştuğu eski konak yeni sanat merkezine gelir ustasından önce atölyede hazırlıkları tamamlardı. Ustası dağınıklığa tahammül edemez bir ev kadınının mutfakta gösterdiği titizliği atölyede tas tamam görmek isterdi. Gül dalı fırçaları, kavanoz kavanoz boyaları, bizleri ve dahi tekneleri askeri bir nizam içerisinde hazır kıta selam birliği haline getirirdi. Gelenek böyleydi. Ustası, ustasının ustası ve daha eskiler bu yazısız kuralları harfiyen yerine getirmişti. Kendisinden istenen de oydu. Tez canlı oluşundan mı yoksa zamanın hızlılığında mı bilinmez ama bir an önce tekne başına geçip suyun yüzünü nakış nakış işlemek arzusundaydı. Her sabah kitresini hazırladığı tekneye ciğere bakan kedi gibi hasret kalıyordu. Kızıyor, öfkeleniyor, hırsını atkuyruğundan yapılan fırçanın düğümünü sıkarak çıkarıyordu. İşini kusursuz yaptığını düşünüyordu; fakat ödülünü atölye dışında başkasından alıyordu. O da icra etmeye çalıştığı sanat kadar muazzam bir güzelliğe sahipti. Gözlerine dalıp gidiyordu. Ve kendini bir ebru denizinin içinde boya kavanozundan bir sandal ile gezinti yaparken buluyordu. Lahor çividinden alıp özgürce bırakıyordu suyun yüzüne. Öbek öbek düşen boya taneleri ona yeni ufuklar açıyor sığır ödünün sihirli dokunuşuna hayret ediyordu. Karadeniz’e, doğduğu yerlere yol alıyordu… Gözlerini tuttuğu sabit noktadan söktüğü anda sevdiğinin omzunda buluyordu kendini. Onun yanını vatan bellemişti. Bir yere gitmeye de hiç mi hiç niyeti yoktu.

-HİZMETLİ-

Oduncu gömleği, yaz kış giydiği kahverengi kadife pantolonu ve demiryolculara has deri yeleğiyle yine ritüelleşmiş kombinini tamamlamış ve değme modacılara meydan okurcasına gururlu bir ifadeyle anahtarı kilidin kalbine saplamıştı. Sanat merkezinin eli ayağı, kolu kanadıydı. Kırçıllaşmış bıyıkları, beyazlamış saçları ve dışarı doğru çıkmış elmacık kemikleri onun bu çatı altındaki herkesten ayrı durmasını sağlıyordu. Çok para kazanmıyordu; ama mutluydu. İki çocuk okutuyor ev geçindiriyordu her aybaşı aldığı asgari ücretle. Öyle ki her ay ibadet eder gibi maaşının cüzi bir kısmını oyuncak araba almaya ayırırdı. Mersedes marka arabaya büyük hayranlığı olan bu çalışkan adam mahremini herkesten gizli tutar oyuncakları çocuklara aldığını söyleyerek yalandan zırhını geçirirdi üzerine. Eskiden köy yerinde araba görmek serap görmeye eş değerdi. Ama o görmüştü. Yaşı küçüktü. Çalışmaya Almanya’ya giden gurbetçi komşuları kırmızı bir mersedesle geri dönmüşlerdi. Tozu dumana katarak gayet gösterişli karşılamayı daha da büyüleyici hal getirmişti Almancı Amca. Çocuklar arkasından koşturuyor, bu dört tekerleklinin serap olmadığını ona dokunarak kendilerine ispatlamak istiyorlardı. Onunda kalbi çıkacak gibiydi. Kerpiç duvara yaslanmış kaçamak bakışlarla aracı süzüyordu. Her hattını ezber ediyor, içini görebilmek için parmak uçlarına yükseliyordu. Çocuk aklı, bilemedi dokunulmazlık zırhının delinemeyeceğini. Emin adımlarla uzandı eli arabanın kapısına. Şak ! Kanayan burnundan yol bulup çenesine süzülen sıvı arabanın kırmızısından daha koyuydu. Daldığı yerden çıktı ve elindeki afişi konağın kapısına itinayla astı.

SÜMELA GELENEKLİ SANATLAR BULUŞMASI

3-4-5 Nisan 2016

Çok yağmur vardı. Nisan ayında normaldi. Görüş mesafesi çok azalmıştı. Arabanın hızı nerdeyse yürüme hızına kadar düşmüştü. Arka koltukta oturuyordu. Sümela’yı görünce havaya uçmuştu. Burnunda tütüyordu memleketi. Malzeme taşımaya adam lazımdı. İlk defa mersedes marka bir arabaya binmişti. Kırmızı değildi; fakat bu onun neşesine gölge düşürmüyordu. Üç çizgi birleşmişti. Her biri bu zaman parçasını farklı yerlerden tutmuştu. Nazar boncuğunun her rengi üst üste abanmış hayatların madalyasıydı. Birden üçünün de göğüs kafesine bir keder oturdu kaldı. Çünkü biliyorlardı artık sekiz çizerken başlanılan yere tekrar dönüleceğini. 

Photo by Paweł Czerwiński on Unsplash